×
HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİYE BIRAKILMASI (HAGB)

HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİYE BIRAKILMASI (HAGB) 

HAKKINDA DEĞERLENDİRME 


HAGB KAVRAMI


Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB), 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinde düzenlenmiş olup, sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün belirli bir denetim süresi boyunca hukuki sonuç doğurmamasını ifade eden, ceza muhakemesine özgü bir kurumdur. HAGB kararında mahkeme, sanığın suçu işlediği kanaatine varmakta; ancak cezanın açıklanmasını ve infazını erteleyerek sanığa yeniden suç işlememesi için bir fırsat tanımaktadır.


Denetim süresinin kanunda öngörülen yükümlülüklere uygun şekilde tamamlanması hâlinde, hüküm açıklanmamış sayılır ve dava düşer. Buna karşılık denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya yükümlülüklere aykırı davranılması durumunda, daha önce kurulan mahkûmiyet hükmü açıklanarak hukuki sonuç doğurur.


HAGB’NİN AMACI VE CEZA HUKUKUNDAKİ YERİ


Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, ceza muhakemesi hukukunda cezalandırıcı olmaktan ziyade önleyici ve ıslah edici bir amaca hizmet etmektedir. Bu kurum ile özellikle ilk defa suç işleyen veya yeniden suç işlemeyeceği yönünde kanaat oluşan kişilerin ceza infaz sistemiyle temasının ertelenmesi ve bireyin topluma yeniden kazandırılması amaçlanmaktadır.


Bu yönüyle HAGB, klasik ceza adalet anlayışından ziyade birey merkezli ve insan hakları odaklı bir yaklaşımı yansıtmakta; cezanın caydırıcılığı ile sanığın toplumsal uyumu arasında bir denge kurmayı hedeflemektedir.


HAGB CEZA MI, GÜVENLİK TEDBİRİ Mİ?


HAGB kurumu, ceza hukuku yaptırımları içerisinde ne klasik anlamda bir ceza ne de güvenlik tedbiri olarak nitelendirilebilir. Zira HAGB kararında ceza infaz edilmemekte, hüküm hukuki sonuç doğurmamakta ve mahkûmiyet adli sicile işlenmemektedir.


Öte yandan HAGB, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen güvenlik tedbirlerinden de ayrılmaktadır. Güvenlik tedbirleri failin tehlikeliliğine dayanırken; HAGB, sanığın kişilik özellikleri ve yeniden suç işlemeyeceği yönündeki kanaate dayalı olarak uygulanmaktadır. Ayrıca güvenlik tedbirlerinden farklı olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiştir.


Bu nedenlerle HAGB, ceza muhakemesine özgü, kendine has (sui generis) bir kurum olarak kabul edilmektedir.


HAGB’NİN MAHKÛMİYET ÜZERİNDEKİ ETKİSİ


HAGB kararı ile birlikte sanık hakkında bir mahkûmiyet hükmü kurulmuş olmakla birlikte, bu hüküm açıklanmadığından kesinleşmiş bir mahkûmiyetin hukuki sonuçları doğmaz. Bu kapsamda ceza infaz edilmez, hüküm adli sicile mahkûmiyet kaydı olarak işlenmez ve tekerrüre esas alınmaz.


Denetim süresinin sorunsuz tamamlanması hâlinde mahkûmiyet hükmü bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar ve sanık hakkında hiç hüküm kurulmamış gibi hukuki durum tesis edilir. Buna karşılık denetim süresi içinde yükümlülüklere aykırı davranılması hâlinde, hüküm açıklanarak sonuçlarını doğurmaya başlar. Bu yönüyle HAGB, mahkûmiyetin varlığı ile hukuki sonuçlarının doğması arasında bilinçli bir ayrım yaratan geçici bir rejim öngörmektedir.


HAGB’NİN UYGULANMA ŞARTLARI


Hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için CMK m. 231/5-6 hükümlerinde öngörülen şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.


Yüklenen Suç ve Ceza Sınırı: Öncelikle sanık hakkında hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis cezası ya da adli para cezası olması zorunludur. Bu şart, HAGB’nin yalnızca hafif nitelikli suçlar bakımından uygulanabileceğini göstermektedir. 


Kasıtlı Bir Suçtan Mahkum Olmama: Ayrıca sanığın, daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış olması gerekir. Bu düzenleme, kurumun özellikle ilk kez suç işleyen kişilere yönelik bir ikinci şans mekanizması olarak öngörüldüğünü ortaya koymaktadır. 


Sanığın Suç İşleyemeyeceği Yönündeki Kanaat: Bunun yanında mahkemenin, sanığın kişilik özellikleri, duruşmadaki tutum ve davranışları ile suçun işleniş biçimini birlikte değerlendirerek, sanığın yeniden suç işlemeyeceği kanaatine ulaşması gerekir. Bu değerlendirme sübjektif nitelikte olup, hâkimin takdir yetkisi çerçevesinde yapılır. 


Zararın Giderilmesi: Son olarak, suçtan doğan zararın aynen iade, eski hâle getirme veya tazmin suretiyle giderilmiş olması gerekir. 


12 Mart 2024 tarihli ve 32487 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7499 sayılı Kanun ile CMK'nın 231/6-c maddesindeki "sanığın kabulü" şartı kaldırılmıştır. Artık mahkeme sanığın kabulünü aramaksızın HAGB kararı verebilmektedir.


Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde, mahkeme sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verebilir.


HAGB'NİN SONUÇLARI 


Hükmün Hukuki Sonuç Doğurmaması: HAGB kararı ile kurulan mahkûmiyet hükmü, müsadereye ilişkin hükümler hariç olmak üzere, sanık hakkında hemen bir hukuki sonuç doğurmaz. Mahkeme kararı adeta askıya alınır.


Denetim Süresi: Sanık 5 yıl denetim süresine tabi tutulur. Bu süre içinde kasten yeni bir suç işlememesi ve mahkemece belirlenen yükümlülüklere uygun davranması beklenir.


Davanın Düşmesi: Denetim süresi boyunca sanık, kasıtlı bir suç işlemez ve yükümlülüklere uygun davranırsa, denetim süresinin sonunda dava düşer. Bu durumda, hüküm hiçbir hukuki sonuç doğurmadan ortadan kalkar ve sanık bu suçu hiç işlememiş gibi kabul edilir.


Hükmün Açıklanması: Eğer denetim süresi içinde sanık kasten yeni bir suç işler veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranırsa, mahkeme hükmü açıklar ve açıklanan ceza infaz edilir.


Hukuk Mahkemelerine Etkisi: HAGB kararları ceza hukuku bağlamında verilmiş olmakla birlikte, kesin bir hüküm sonucu doğurmadığından hukuk mahkemeleri için doğrudan bir yargısal bağlayıcılık taşımaz. Hukuk mahkemeleri, HAGB kararı verilen fiilin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda bağımsız bir değerlendirme yapabilir. Örneğin, tazminat davasında, ceza mahkemesinin HAGB kararı vermesi, hukuk mahkemesini fiilin haksız fiil olmadığı yönünde bağlamaz.


Müsadere: Müsadereye ilişkin hükümler HAGB kararından doğrudan etkilenmez ve infaz edilebilir.


Kanun Yolları: HAGB kararlarına karşı, kararın tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilebilir. 7499 sayılı Kanun ile CMK m. 231/12'de yapılan değişiklikle, itiraz mercii olan Bölge Adliye Mahkemesi, itirazı yerinde görürse, hükmü istinaf incelemesine tabi tutarak gerekli kararı verir. Bu düzenleme, 01/06/2024 tarihi ve sonrasında verilen HAGB kararları için geçerlidir. Bu tarihten önce verilen kararlara karşı ise sadece itiraz kanun yoluna başvurulur ve itiraz mercii sadece usul yönünden denetim yapar.


HAGB kararı, Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay tarafından ilk derece mahkemesi sıfatıyla verilmesi halinde temyiz yoluna da götürülebilir.


Dava Zamanaşımı: HAGB kararı verilmesi, teknik olarak dava zamanaşımını kesen bir işlem değildir (hüküm açıklanmadığı için). Ancak, CMK m. 231/8 uyarınca, denetim süresi içinde zamanaşımı işlemez (yani durur).



HAGB’NİN ADLİ SİCİLE ETKİSİ


HAGB kararı verilmesi hâlinde, açıklanmayan mahkûmiyet hükmü adli sicile mahkûmiyet kaydı olarak işlenmez. Bu nedenle sanık, adli sicil bakımından hükümlü statüsüne girmez ve üçüncü kişilerce alınan adli sicil belgelerinde bu karar yer almaz.


Bununla birlikte HAGB kararları tamamen kayıtsız değildir; yalnızca bu kararlara özgü ayrı bir sistemde tutulur. Bu kayıtlar ancak bir soruşturma veya kovuşturma kapsamında, yetkili merciler tarafından ve kanunda öngörülen amaçla kullanılabilir. Denetim süresinin tamamlanmasıyla birlikte davanın düşmesine karar verilmesi hâlinde, bu kayıtlar hukuki sonuç doğurmaz.


HAGB MEMUR OLMAYA ENGEL Mİ?


HAGB, sanık hakkında kurulan hükmün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eder. Yani, teknik anlamda bir "mahkûmiyet" hükmü değildir. Bu ayrım, memuriyete girişteki temel şartlar açısından hayati önem taşır.


657 sayılı Devlet Memurları Kanunu (DMK) madde 48/A-5, memuriyete girişte aranan genel şartları düzenler. Buna göre, kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezası almamış olmak ya da suç türü ne olursa olsun (affedilmiş olsa dahi) rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık gibi "yüz kızartıcı" suçlardan mahkûm olmamak esastır.

HAGB bir mahkûmiyet hükmü sayılmadığından, kural olarak 657 sayılı Kanun kapsamında memuriyete engel teşkil etmez. Danıştay 12. Dairesi'nin yerleşik içtihadı , HAGB kararı alan bir kişinin memuriyet şartlarını kaybetmediği yönündedir. Bu, genel memuriyet için HAGB'nin doğrudan bir engel oluşturmadığı anlamına gelir.


HAGB’nin memuriyete engel teşkil etmemesi; yalnızca 5271 sayılı CMK ve 657 sayılı DMK’nın lafzı ve amacıyla değil, aynı zamanda masumiyet karinesi, ölçülülük ilkesi ve hukuki güvenlik gibi temel insan hakları ilkeleriyle de doğrudan bağlantılıdır.


Masumiyet karinesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6/2. maddesinde güvence altına alınmış olup, bir kişinin kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadıkça suçlu gibi muamele görmemesini gerektirir. HAGB kararının memuriyete engel olarak kabul edilmesi, hakkında mahkûmiyet hükmü bulunmayan bir bireyin fiilen cezalandırılması anlamına gelecek; bu da AİHS m.6/2 ile bağdaşmayacaktır.


Öte yandan, HAGB’nin memuriyete engel sayılması, ölçülülük ilkesi bakımından da sorunludur. Ceza muhakemesi sürecinde, sanığın yeniden suç işlemeyeceğine dair kanaat oluştuğu için uygulanan bir kurumun, idare hukuku alanında ağır ve kalıcı sonuçlar doğurması, meşru amaç ile kullanılan araç arasındaki dengeyi ortadan kaldırır. Bu bağlamda, bireyin kamu hizmetine girme hakkının, kesinleşmiş bir mahkûmiyet olmaksızın sınırlandırılması, ölçüsüz bir müdahale niteliği taşır.


MEMURKEN HAGB ALINMASI HÂLİNDE DURUM


657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda memuriyete engel olarak düzenlenen hallerin başında kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü gelmektedir. HAGB bir mahkûmiyet sayılmadığından, kural olarak memurun görevinin kendiliğinden sona ermesi veya memuriyetten çıkarılması sonucunu doğurmaz. Danıştay’ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir ve HAGB kararı alan bir memurun, yalnızca bu gerekçeyle memuriyet şartlarını kaybettiği kabul edilmemektedir.


Bununla birlikte, memur hakkında verilen HAGB kararı, disiplin hukuku bakımından tamamen etkisiz değildir. Ceza soruşturması ve ceza yargılaması ile disiplin soruşturması birbirinden bağımsız süreçlerdir. Bu nedenle idare, fiilin niteliğine göre ayrıca disiplin soruşturması başlatabilir. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken husus, disiplin yaptırımının HAGB kararına değil, fiilin somut özelliklerine dayanması gerektiğidir. Sırf HAGB kararı verilmiş olması, tek başına memuriyetten çıkarma gibi ağır bir disiplin cezasını haklı kılmaz.


İnsan hakları açısından bakıldığında ise HAGB alan bir memurun, hukuken suçlu sayılmamasına rağmen fiilen suçlu gibi muamele görmesi ciddi sorunlar doğurmaktadır. Masumiyet karinesi gereği, kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmayan bir kişinin suçlu kabul edilmesi mümkün değildir. HAGB kararının memur üzerinde ağır ve kalıcı sonuçlar doğuracak şekilde yorumlanması, ölçülülük ilkesini ve insan onurunun korunması ilkesini zedeleyebilmektedir. Bu durum, bireyin mesleki itibarını ve manevi bütünlüğünü olumsuz etkileyen sonuçlar doğurabilmektedir.


SÖZLEŞMELİ PERSONEL, DİĞER KAMU PERSONELLERİ VE ASKERİ PERSONEL BAKIMINDAN HAGB’NİN SONUÇLARI


657 sayılı Kanun’un 4/b maddesi kapsamında çalışan kadrosuz memur olarak adlandırılan ve uygulamada genellikle sözleşmeli personel statüsünde çalışan kamu görevlileri  kadrolu memurlara kıyasla daha sınırlı bir iş güvencesine sahiptir. Sözleşmelerde yer alan “kamu hizmetinin güvenilirliği”, “kurum itibarının korunması” veya “güven ilişkisi” gibi soyut kavramlar nedeniyle, HAGB kararı idare tarafından sözleşmenin feshi gerekçesi olarak ileri sürülebilmektedir. Ancak HAGB’nin mahkûmiyet olmadığı gerçeği karşısında, bu tür fesih işlemleri de yargı denetimine tabidir ve ölçülülük ile masumiyet karinesi çerçevesinde değerlendirilmelidir.


Kadrolu işçiler ve diğer kadrolu kamu çalışanları açısından ise HAGB’nin etkisi, iş hukuku ve ilgili özel mevzuat hükümleri kapsamında ele alınmaktadır. Bu statüde çalışanlar bakımından da HAGB tek başına haklı fesih nedeni olarak kabul edilmemelidir. Ancak fiilin işin yürütülmesini doğrudan etkileyip etkilemediği ve kamu hizmetinin gerekleriyle bağdaşır olup olmadığı somut olay özelinde değerlendirilir. Bu nedenle uygulamada kadrolu işçiler açısından sonuçlar değişkenlik gösterebilmektedir.


Kadrosuz çalışanlar, geçici personel ve diğer esnek istihdam modelleri kapsamında görev yapan kamu çalışanları bakımından ise HAGB’nin etkisi daha kırılgan bir zeminde ortaya çıkmaktadır. Bu gruplar, statülerinin geçici veya süreli olması nedeniyle idarenin takdir yetkisine daha fazla maruz kalabilmektedir. HAGB bir mahkûmiyet oluşturmamakla birlikte, idare tarafından sözleşmenin yenilenmemesi veya görev ilişkisinin sona erdirilmesi gibi sonuçlar doğurabilmektedir. Ancak bu işlemler de hukuka uygunluk denetimine tabidir.


Askerî personel açısından HAGB’nin etkisi, kadrolu veya sözleşmeli olunmasına bakılmaksızın, askerî hizmetin kendine özgü yapısı nedeniyle daha sıkı bir değerlendirmeye konu olmaktadır. Disiplin, hiyerarşi ve güven ilkeleri ön planda tutulduğundan, HAGB kararı fiilin niteliğine bağlı olarak idari ve disiplin işlemlerine yol açabilmektedir. Bununla birlikte, askerî personel bakımından da HAGB’nin otomatik olarak meslekten çıkarma sonucunu doğurduğu söylenemez; bu alandaki idari işlemler de yargısal denetime açıktır.


Sonuç olarak, HAGB’nin kamu görevine etkisi; kişinin kadrolu ya da kadrosuz olması, tabi olduğu personel rejimi ve fiilin niteliğine göre farklılık göstermektedir. Ancak tüm bu statüler bakımından ortak nokta, HAGB’nin hukuken bir mahkûmiyet hükmü olmadığı ve bu nedenle tek başına kamu görevine son verilmesini haklı kılmadığıdır. Bu değerlendirmelerin yapılmasında masumiyet karinesi, ölçülülük ilkesi ve hukuki güvenlik ilkelerinin gözetilmesi, hukuk devleti ve insan haklarına dayalı bir yaklaşımın zorunlu sonucudur.


HAGB NEDENİYLE GÜVENLİK SORUŞTURMASININ OLUMSUZ SONUÇLANMASI VE HUKUKİ YOLLAR


Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, özellikle kamu görevine girişte, kamu hizmetinin güvenilirliğini sağlamak amacıyla öngörülmüş idari mekanizmalardır. Ancak bu mekanizmaların sınırı, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmemesi gerekliliğidir. Güvenlik soruşturmasının amacı, kişiyi cezalandırmak değil; kamu hizmetinin gerekleriyle bağdaşmayan somut ve güncel riskleri tespit etmektir. Bu bağlamda, hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet bulunmayan bir kişinin, yalnızca HAGB kararı gerekçe gösterilerek “sakıncalı” kabul edilmesi, güvenlik soruşturmasının amacını aşan bir uygulamadır.


Anayasa Mahkemesi ve Danıştay içtihatlarında da bu sorun açıkça görülmektedir. Özellikle Anayasa Mahkemesi, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında yapılan değerlendirmelerin soyut, geçmişe dayalı ve belirsiz gerekçelere dayandırılamayacağını; kişilerin temel haklarına ölçüsüz müdahalelerde bulunulamayacağını vurgulamaktadır. HAGB kararının tek başına olumsuzluk nedeni yapılması hâlinde, kişi yönünden adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi ve kamu hizmetine girme hakkının ihlal edildiği kabul edilmektedir.


Bu noktada başvurulabilecek hukuki yollar da önem taşımaktadır. Güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması üzerine tesis edilen idari işlemler, idari yargı denetimine tabidir. Kişi, öncelikle idare mahkemesinde iptal davası açarak, işlemin hukuka aykırı olduğunu ileri sürebilir. Bu davalarda, HAGB’nin mahkûmiyet olmadığı, güvenlik soruşturmasının cezalandırma aracı olarak kullanılamayacağı ve ölçülülük ilkesinin ihlal edildiği sıklıkla kabul görmektedir.


İdare mahkemesi ve istinaf aşamalarından sonra, iç hukuk yollarının tüketilmesi hâlinde, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu da açıktır. Anayasa Mahkemesi, benzer başvurularda güvenlik soruşturması uygulamalarının keyfî ve öngörülemez biçimde yürütülmesini hak ihlali olarak değerlendirmiştir. Gerekli şartlar oluştuğunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru imkânı da teorik olarak gündeme gelebilir.


HAGB KARARININ CMK 308 VE 309 UYARINCA BOZULMASI HÂLİNDE MEMURİYETE DÖNÜŞ SORUNU


HAGB kararına karşı öncelikle itiraz yolu öngörülmüş; bunun dışında ise belirli şartlar altında olağanüstü kanun yollarına başvurulabilmesi mümkün kılınmıştır.


HAGB kararları bakımından olağanüstü başvuru yolları, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308 ve 309. maddelerinde düzenlenen mekanizmalardır.


CMK m. 308 : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı

"Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren bir ay içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. "


Bir diğer olağanüstü yol ise kanun yararına bozmadır:


CMK m. 309 : Kanun yararına bozma

"Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir."


HAGB kararının CMK m.308 veya m.309 kapsamında ortadan kaldırılması, ceza yargılamasında verilen kararın hukuki dayanağını geriye etkili biçimde ortadan kaldırmaktadır. Bu durumda, kamu görevinden çıkarma işleminin dayandığı ceza mahkemesi kararı hukuken geçerliliğini yitirmiş olacaktır. İdare hukukunun genel ilkeleri gereği, idari işlemin sebep unsuru ortadan kalktığında, işleme hukuki dayanak teşkil eden neden de ortadan kalkmış sayılır.


Dolayısıyla, HAGB kararının bozulması hâlinde memuriyetten çıkarma işlemi “sebep yönünden sakat” hâle gelir. Bu durumda ilgili kamu görevlisinin, idari yargıda iptal davası açarak görevine iadesini talep etmesi mümkündür. Eğer işlem henüz kesinleşmemiş ise idare tarafından re’sen geri alınması da hukuken mümkündür. İptal kararı verilmesi hâlinde ise memurun göreve iadesi ve mahrum kaldığı özlük ve mali haklarının tazmini gündeme gelebilecektir.


Ancak burada önemle vurgulanmalıdır ki, memuriyete dönüş imkânı otomatik olarak gerçekleşmez. İlgili kişinin süresi içinde idari yargı yoluna başvurması ve işlemin iptalini sağlaması gerekir. Ayrıca, kamu görevine son verme işlemi yalnızca HAGB kararına değil, fiilin disiplin hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesine dayanıyorsa, ceza yargılamasındaki bozma kararı tek başına göreve dönüş sonucunu doğurmayabilir.


Sonuç olarak, HAGB kararının CMK m.308 veya m.309 kapsamında bozulması, memuriyetten çıkarma işleminin hukuki temelini ortadan kaldırmakta; bu durum idari işlemin iptalini ve memuriyete dönüşü mümkün kılmaktadır. Ancak nihai değerlendirme, idari işlemin dayandığı gerekçenin kapsamına ve disiplin hukukuna ilişkin bağımsız değerlendirmelerin bulunup bulunmadığına göre yapılmalıdır.


GENEL DEĞERLENDİRME


Sonuç olarak, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB), ceza hukukunda sanığa ikinci bir şans tanıyan, mahkûmiyet hükmünün hukuki sonuçlarını belirli bir denetim süresi boyunca askıya alan ve bireyin topluma yeniden kazandırılmasını amaçlayan koruyucu bir kurumdur. Bu yönüyle HAGB, cezalandırıcı değil; önleyici ve rehabilite edici bir nitelik taşımaktadır. Kanun koyucunun iradesi de, bu kurum aracılığıyla kişilerin bir hataları nedeniyle kalıcı ve telafisi güç sonuçlarla karşı karşıya bırakılmamasını sağlamaya yöneliktir.


Buna rağmen, HAGB kararlarının idare hukuku alanında dolanılarak, özellikle güvenlik soruşturmaları ve personel işlemleri yoluyla kişilerin kamu görevinden dışlanmasına dayanak yapılması, hukuk devleti ilkesinin özüyle bağdaşmamaktadır. Ceza hukuku bakımından açıkça “hukuki sonuç doğurmayan” bir kararın, idari uygulamalar aracılığıyla fiilen en ağır sonuçları doğurur hâle gelmesi, normlar arasındaki sistematik bütünlüğü zedelemekte ve bireyler açısından ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır.


Bu nedenle, HAGB’nin ceza hukuku bakımından sonuç doğurmayan niteliğinin, idari uygulamalarda da gözetilmesi zorunludur. İdarenin takdir yetkisi, temel hak ve özgürlükleri bertaraf edecek şekilde sınırsız değildir. Kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir denge kurulmalı; HAGB kararları otomatik, soyut ve genelleyici gerekçelerle kişilerin kamu görevinden dışlanmasına araç hâline getirilmemelidir. Aksi yöndeki uygulamalar, hukuk devleti ilkesinin zedelenmesine ve ceza adalet sistemine duyulan güvenin sarsılmasına neden olacaktır.


Bu çerçevede, HAGB kurumunun hem ceza hukuku hem de idare hukuku bakımından tutarlı, öngörülebilir ve insan hakları temelli bir yaklaşımla ele alınması, çağdaş hukuk devletinin vazgeçilmez bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır.